
PAZAR SOHBETİ…
09 Ekim 2022 15:37:49
Sabah 8 sularında kalktım, her zamanki gibi ilkten pencereyi açtım. Zehra uyuyordu.
Asık yüzlü, yağmur serpintili bir sabaha uyanıyordu Ereğli…”Kurşun gibi ağır” dedim içimsıra…
Biraz sonra açılır hava diye düşündüm daha sonra…Sonbaharlarda çoğu kez böyle olur…Saatler öğleye doğru devrildikçe hava bazen yavaş, bazen hızla aydınlanır, kimi zaman da güneş çıkar…
Bu sabah da öyle olacak gibiydi.
Ne zaman böyle hüzünlü sabahlara uyansam, “kurşun gibi ağır” sabahlara, nedense aklıma hep sanatoryumda geçirdiğim mevsimler, özellikle ilk ve sonbaharlar gelir; ille de sonbaharlar…Oradaki dostlarım…Çepeçevre çam ağaçları…İki pavyon arasındaki toprak alanda tek başına dikilen cılız mı cılız ayva ağacı bir de…
Urfalı Kör Memet,”Böyle ağaç olur mu ulan” derdi: “Üzerine kuşlar bile konmuyor…”
Emekli zabıt kâtibi Hüsnü Efendi şişe dibi camlı gözlüklerinin altından yumuşacık gülerek onu yanıtlardı:
“Kuş konacak dalları mı var biçarenin…”
Tarabya tepesindeydi sanatoryum, iki yanı ağaçlarla örülmüş toprak bir yoldan inilirdi kıyıya…Tam da, güngörmüş ünlü Kıyı lokantasının hemen karşısına…
Annemle bazı hafta sonları, izinli olduğum günler, Kıyı lokantasında balık yerdik. Mevsim sonbahar’sa ızgara lüfer…Bazen de kılıç şiş… Yemek yerken, annemin bakımlı, zarif ellerine dalardım kimi zaman. Doğma-büyüme Beyoğlu/Taksim kızıydı annem…Babasını (dedemi) çok küçük yaşlarda yitirmişti. Annesi, şimdilerde “modacı”denilen kadın terzisiydi. Babamla evleninceye kadar O’nun eski İstanbul ailelerine özgü sıkı disiplini ile yetişmişti. Daha dişlerindeki teller yeni çıkmışken, henüz Fransız kız lisesinde okurken, dönemin ünlü yazarlarından (tüm İstanbul sosyetesinin izlediği ünlü Yedigün dergisinin kadrolu yazarı babama aşık olmuş, annesinin itirazlarına rağmen Zonguldak’a kaçıp evlenmişlerdi…
Balık bıçağı ve çatalı ile tabağındaki lüferin inanılmaz bir zerafetle içini açmasını izlerdim O’nun…Sık sık Fransızca sözcükler mırıldanırdı…
Denize karşı kahvelerimizi içerken yemekten sonra, eski İstanbul’u , babamla tanışmasını, ben çok küçükken niçin boşandıklarını anlatırdı…İflah olmaz bir çapkındı babam Ahmet Naim…
O dönemde iki kez yaşamımı kurtarmıştı annem: Amerikan hastanesinden geçirdiğim peritonit ve kulak ameliyatlarımda hep yanımdaydı…
Ama ben onun cenazesine bile katılamamıştım. Cezaevindeydim…
**
Pencereden dışarıya bakarken, öyle ansızın, Çınaraltının kumrumları geldi aklıma. Bütün yaz boyunca Fatih’in İstanbul’u zaptetmesi (1451) onuruna dikilen o devasa çınarın dallarında yaşar kumrular. Çoğu kişi onları güvercin sanır. Oysa kumrular güvercinlerden daha ince yapılıdır. Uzun kuyrukları ve açık kahve renkleri ile fark yaratırlar…Yuva yapmazlar. Saçak altlarında geçirirler kışları. Şimdi ne yapıyorlardı acaba ?
Mutfak balkonundan denize baktım. Liman ağzında epeyce balıkçı teknesi vardı. Kimileri mahmuzluydu, İstanbul tekneleri diye geçirdim içimden…Erimiş kurşun rengiyle kıpırtısızdı deniz. Palmiyelerin yaprakları da…Poyraz çıkmazsa öyle yemeğinden sonra bir kıyı kahvesinden kahve içeriz Zehra ile diye geçirdim içimden…
Yeni bir gün başlıyordu Ereğli’de…
“Kurşun gibi ağır”dı ağır olmasına; ama yine de güzeldi.
Bugün de birileri yaşama eyvallah diyecek bir yerlerde…Çığlık çığlığa bebekler doğacak…
Olanca çirkinlikleri ve güzellikleriyle yaşam devam edecek ama ...
Umarım ters tarafta değilsinizdir… Öyle de olsa umutsuzluğa kapılmayın. Mücadele edin Yaşamı anlamlı kılan mücadeledir…
ETİKETLER : Yazdır
Yorumlar
Diğer Yazıları





© yeniufuk.com.tr
Künye - iletişim
Müftü Mahallesi Ateş Ahmet Sokak Cerrahoğlu İşmerkezi Kat:5 no:2
Kdz.Ereğli/Zonguldak
03723121008eregliyeniufuk@gmail.com İstek, Şikayetleriniz İçin Tıklayın Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.








