
PAZAR SOHBETİ
25 Eylül 2022 16:02:48
Her mevsim için geçerlidir gerçi; ama bizim buralarda özellikle sonbahar ayları, meteorolojinin kestirimlerine nanik yapan bir oynaklıkla geçer..
Meteoroloji terminolojisinde “mevsim normalleri” diye bir deyim vardır. Her mevsimin ısı ortalamasın ifade eder. Meteoroloji, ısının (örneğin) bu hafta mevsim normallerinin altında ve/veya üstünde seyredeceğinin altını çizerse, anlayın ki beklenmeyen ısı değişiklikleriyle karşılaşacaksınızdır. Peki sapma ne olacak ?
Bunu anlamanın en iyi yolu, günün her saatinde, pencere veya balkondan dışarıya uzatılacak sayın kafanızdır. En iyi ısı tahminini o verir.
Ancak, bu yöntemle de tam/kesin bir sonuç elde edemezsiniz, özellikle güneş de varsa ! Çünkü farklı yönlere bakan pencereler, farklı ısı algısı yaratır.
Bunun dışında pencere dışına veya balkona filan bırakacağınız bir ısıölçer de çok işe yaramaz; çünkü zaten çoğu ya bozuktur ya da ısı farklılıklarını idrak etme yeteneği öküzler kadardır ! Merdivenaltı üretimidir çünkü çoğu…
Özellikle sonbahar aylarında ısıya göre kıyafet seçimi yapma şansınız, TÜİK’in doğru enflasyon tahmini yapma şansı (!) kadardır. Çoğu kez yanılırsınız…
Biz Zehra ile sonbahar aylarında, ısıya göre kıyafet şeçme şansını çok az yakalayabilen guruba dahilizdir. Kimi zaman “hava sıcak”, kimi zaman”serin” kestirimiyle giyiniriz, dışarıya adımımızı atar atmaz anlarız yanıldığımızı !
Aslında ısı-kıyafet ilişkisinde rol modeli benimdir. Zehra durumu idare eder. Onu daha çok, benim ısı-kıyafet uyumumdaki (daha doğrusu uyumsuzluğumdaki) yanılgı payı tedirgin eder. İkide bir üşüyüp üşümediğimi, yahut terleyip terlemediğimi sorar. Isıyla ilişkim senkronize değilse, arabadan ince veya duruma göre kalın giysiler getirilir…
Dün de yanılgı payı eni-konu yüksek bir ısı-kıyafet uyumsuzluğu yaşadık. Pencere ısısı “serin”di, dışarıya çıktık “ılık”, güneşli yerler yazdan kalma bir gündü…
Her zamanki gibi bir kıyı kahvesine oturduk. Çevreme baktım, yanılan sadece bir değiliz. Mont-kaban giyenler de vardı, kısa kollu tişörtle oturanlar da… Mini-etekli, mini-şortlu kızlar bir hayliydi ayrıca…Motlu kabanlılar arasında gençlerin de bulunması ısının etkisinin kişiye göre farklılık gösterebileceğini de düşündürüyordu insana…
Ben ilkten terledim, montumu çıkarttım, daha sonra üşümeye başladım, güneş altındaki bir masaya geçtik. İki farklı bedensel tepkiyi, sonunda okkalı bir sade kahve, mevsim normallerindeki sapmaya eni-konu uyumlu hâle getirdi…
Şimdiye kadar farketmemiştim:
Kıyı kahvelerinin kadrolu kedileri olduğunu biliyordum, ama kadrolu martılarının olduğunu bilmiyordum. Masaların arasında fütursuzca dolaşan bir martı, ekmeğini taştan çıkartma yaşı geçtiği için olsa gerek, çaktırmadan meslek değiştirmişti !.
Derken, yaşlıca bir adam belirdi yolun kenarında. Kılığı-kıyafeti ısıya pek cuk oturmasa da fena değildi…Ellerini iki yana açarak bahçe ahalisine bir şeyler söylemeye başladı. Zehra’ya sordum, bir şey mi satıyordu ? Hayır, bir şey istiyordu. Onulmaz bir hastalığı olan kızını tedavi ettirmek için bağış…
Empati kurmaya çalıştım. Yoksulluk denen kavramın, kişilerin kişiliklerini nasıl silip attığını , öte yandan evladı için bir babanın neler yapabileceğini derinden duyumsar gibi oldum.
Daha önce de hiçbir gerekçe göstermeden, 60’lı yaşlarda aydın görünümlü bir kadının bir kahvede oturanlardan para istemesine tanık olmuştum.
Kadının maskeyi anımsatan kıpırtısız yüzü, sanki orada değilmiş gibi kaçıp gitmiş gözleri ve elindeki birkaç kağıt parayı göstererek kahvedeki insanları manipüle etme yöntemi yine de kişiliğinden çok derinlerde bir parça kaldığının işaretiydi sanırım…Biraz para da ben vermiştim. Yüzünde en küçük bir kıpırtı olmadan sanki lütfen kabül etmişti parayı…O kadar soyluydu ki tavırları, parayı uzatırken içimi sıkıntı basmıştı..
Bu ikisi, kurulu düzeninin kanını-iliğini sömürdükten sonra bir kıyıya attığı milyonlarca insanımızdan iki simgesel portreydi. Yoksulluğun kişiliklerini de sildiği iki figür !..
Zehra, kahvenin üstüne bir çay söyledi, o aralar peydahlanan kıyı kahvelerinin kadrolu simitçisinden de bir simit aldı. Çokça yaptığı gibi ayaküzeri lafladı azıcık simitçiyle, kaç çocuğu olduğunu sordu. Yedi çocuğu varmış…Zehra kızdı, “Sende hiç kafa yok mu “ dedi, “simit satarak yedi çocuğu nasıl besleyeceksin”..
“Ben de kafa var” dedi simitçi; “ama, öylesine…”
Zaten sayın ahalimizin çoğunun kafası “öylesine” olmasa, AKP 20 küsur yıldır iktidarda oturabilir miydi ?
Güneş ufka doğru sarkmaya başlamıştı. Nereden çıktığı belli olmayan bir de hergele rüzgar…
Bir çay da ben söyledim. Sina da son haberlerle o zaman geldi…
ETİKETLER : Yazdır
Yorumlar
Diğer Yazıları





© yeniufuk.com.tr
Künye - iletişim
Müftü Mahallesi Ateş Ahmet Sokak Cerrahoğlu İşmerkezi Kat:5 no:2
Kdz.Ereğli/Zonguldak
03723121008eregliyeniufuk@gmail.com İstek, Şikayetleriniz İçin Tıklayın Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.








