
BİR MAÇ YAZISI
06 Haziran 2017 12:34:58
Geçen hafta,araya bir kaçak (!) yazı sokunca, Perşembe yazısını atladık; ama, haftalık programı (iki yazı) yine de aksatmadık.
Doğrusunu söylemem gerekirse içimden yazı yazmak gelmiyor bugün.
Yazı özgürlüğü alanı gitgide daralmaya başladı çünkü… Yazarlar kendilerini özgür hissederse keyifli yazılar çıkartırlar; aksi halde, eğer profesyonel iseler, zorunlu olarak bir şeyler karalarlar, ama bunlar yaratıcı/keyif verici yazılar olmaz, sıradan şeyler olur… Geçinmek için değil, keyif almak için yazı yazan amatörler ise, böyle dönemlerde içlerine kapanırlar, gündemden uzaklaşırlar, kafalarına göre takılmaya başlarlar.. Böyle dönemlerde yazı yazmayı bırakan amatörler de olur, ama çoğu devam eder. Çünkü yazı yazmak bir varoluş biçimidir.Yazarak varolmak, yahut yazılarla varolmak, yazarlığın ayırtedici özelliğidir. Ressamlar resim yaparak, heykelciler heykel yaparak, romancılar roman yazarak varolurlar.
Ama, bireysel yaratıcılık toplumsal kimlik kazanmazsa, varolma biçimi olmaktan çıkar, tespih çekmek gibi bir alışkanlığa dönüşür…
o o o
Ben, çok uzun yıllardır ekmeğini kalemiyle kazanan birisiyim… Bu yüzden gündemi izlemek zorundayım.
Ama bugün…
Bugün içimden siyasi bir yazı yazmak gelmiyor. Bundandır, spor yazacağım !..
o o o
Pazartesi gecesi…
TV’de Eskişehirspor ile Göztepe’nin maçı var.
Maçı kazanan Süper Lig’e çıkacak… Gençlik yıllarımda epeyce futbol oynamış birisi olarak böyle maçları bilirim. Böyle maçların gerilimi yüklü olur, baştan sona bir heyecan fırtınası şeklinde geçer…. Böyle maçlarda taktik/teknik/oyuncu kalitesi filan maç sonucu üzerinde çok etkili olmaz. Heyecanının dizginlemesi ve eline geçecek ender fırsatları değerlendirmesini bilen maçı kazanır.
TV’nin karşısına geçtim. Saat 21:30’du…
Çok iyi ışıklandırılmış ipek gibi bir saha… Tribünler tıklım tıklım… Ellerindeki flamaları, atkıları filan durmadan sallayan ve çoğu kulüplerinin renginde giysiler giymiş taraftarlar…
Görkemli bir manzara.
Rakip futbolcuların tünelde birbirine sarılarak başarı dileyen görüntüleri, görkemli manzaraya spor etiğinin hoş örneklerini katıyor.
Ama dedim ya, hava, gerilim yüklü öte yandan…
Maç başladı. Bir dakika geçti geçmedi, sahaya meşaleler yağmaya başladı. Oyun durdu… Sahayı yoğun bir duman kapladı… Futbolcular kendi yarı sahalarında kümelendiler….
Hakemler şaşkın…
Ne iyi ki, sahanın açık çatısı, yoğun dumanı baca gibi yukarıya çekiyor, yoksa dumanın uzun süre dağılması olası değil, Bunu TRT’nin geniş açılı tepe görüntülerinden gözlüyoruz…
Maç, meşaleler toplanıp duman da eni-konu çekilince yeniden başlayabildi…
Aradan beş on dakika geçti geçmedi, haydi yeni bir meşale yağmuru !
Meşaleler dışında sahaya madeni para, çakmak, pet su şişesi, ne olduğu belirsiz cisimler de atılıyor…
Oyun yeniden durdu.
Meşaleler ikinci kez toplandı, duman azıcık dağıldı, maç yeniden başladı… Ama, taç atmak için filan kenara gelen oyuncuların başına yine bozuk paralar, pet şişeler, çakmaklar filan yağdırılıyor. Oyuncu içeri kaçıp durumu hakeme şikayet ediyor, ama hakem oyunun devamını istiyor ısrarla. Zavallı oyuncu da bir elini başının üstünde tutmaya çalışarak taç atmaya savaşıyor. Boynunu kısıyor, topu atmadan ve attıktan sonra içeriye doğru kaçarken, iki eliyle başını koruyor…
Bu şekilde biraz daha oynandı maç.
Derken bir meşale yağmuru daha…
Kalktım TV’yi kapattım.
Maç sonucunu saat 01’e doğru haberlerden öğrendim.
Eskişehirspor maçı penaltılarla kaybetmişti.
Ama, asıl kaybeden spor kültürüydü, spor ahlakıydı !..
Anlaşılan, futbolu milyarlarca avronun/doların döndüğü bir endüstri haline getiren sermaye düzeni, kendi sınıfsal ahlaksızlığını spor seyircisine de aşılamayı bilmişti !..
Şu da vardı:
Onca meşale, çatapat, maytap stada sokulurken ilgililer neredeydi acaba !..
DOĞAN ŞADILLIOĞLU…
Zonguldak’lı şair Doğan Şadıllıoğlu’nu yitireli hayli oluyor.
Geçenlerde birisi, Şadıllıoğlu’nun şiirlerinin kitaplaştırıldığını söyledi bana. Araştırdım, şuna buna sordum, kitabı bulamadım. Doğan’ın şiirleri (sanıyorum hepsi 15-16 tanedir) yaşarken kitaplaşamamıştı. Bu eksikliğin ölümünden sonra da olsa giderilmesi beni sevindirdi.
Doğan, dostumdu, iki yıl kadar EKİ Merkez Ambarlarında aynı masayı paylaşmıştık. Ben, henüz gazeteciliğe adım atmamıştım. 1950’li yılların sonları ile 1960’lı yılların başları olmalı…
Doğan’ın şiir serüveni de merkez ambarlarında başlamıştı… İlk şiirinin Yeditepe’de yayınlandığı gün birlikte rakı içmiştik.Dergiyi açıp açıp şiirini defalarca okuması hala gözlerimin önünde….
Dört-beş yıl oldu mu, emin değilim. Zonguldak’lı çizgi ustası Ayhan Kiraz beni ziyarete gelmişti. Kiraz, o aralar çıkarttıkları bir dergide Doğan için özel sayı yapacaklarını söylemiş ve benden de yazı istemişti.
Yazıp göndermiştim.
Yazıda; Doğan’ı, İrfan Yalçın’ı, o yılların sanat “muhitini”, Doğan’ın şair kimliğine uzanan yoldaki ilk adımlarını anlatmıştım. Yazının her satırı gerçekti.
Sonra ne oldu, bilmiyorum ? Ya dergi çıkmadı bir daha veya yazım fazla gerçekçi geldi, bu yüzden yayınlanmadı.
Küçükburjuva sanat çevrelerinin eleştiriye tahammülleri yoktur. Gerçeklerle yüzleşmek istemezler. Bulutlarda gezerler. Birbirini eleştiremedikleri için, överler. Övgülerinin nereye kadarı gerçektir, nereye kadarı mizahtır bunu ayırmak zordur…
Marx’ın şu sözünü çok severim. Büyük Usta, “gerçek devrimcidir” der. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmamak gerekir.
Ama öyle olmuyor işte ! Kitabın bana gönderilmeyişinde yazdığım gerçekçi yazının da etkisi oldu mu acaba ? Umarım olmamıştır. Aksi, çok çirkin olurdu !..
ETİKETLER : Yazdır
Yorumlar
Diğer Yazıları





© yeniufuk.com.tr
Künye - iletişim
Müftü Mahallesi Ateş Ahmet Sokak Cerrahoğlu İşmerkezi Kat:5 no:2
Kdz.Ereğli/Zonguldak
03723121008eregliyeniufuk@gmail.com İstek, Şikayetleriniz İçin Tıklayın Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.








