
BATAKTAN ÇIKMAK MÜMKÜN MÜ ?
21 Temmuz 2023 00:23:12
Ekonominin şu temel kuralını, ekonomi ile hobi olarak ilgilenenler bile bilir:
Ürettiğinden fazlasını tüketir, kazandığından fazlasını harcarsan borç sarmalına girersin. Uzun vadede borç borcu doğurur, batarsın.
Ekonomi dilindeki dış ticaret açığı ve bütçe açığı kavramları bunun tarifi.
Osmanlıdan bu yana en önemli sorunumuz bu.
Cumhuriyeti kuranların önüne gelen önemli sorun da buydu 1920’lerde…Tam bağımsız bir devlet kurulmuştu, millet inşaa ediliyordu, peki çarkları çevirecek para nasıl gelecekti. Hangi sistemle ?
Cumhuriyeti kuranlar feodalizmi reddetmişti, o peşinen elenmişti. Geriye iki seçenek kalıyordu: Ağır ağır tekelci sürece girmekte olan kapitalizm ile sosyalizm. Devrimin güçlü adamları İsmet Paşa ile Recep Peker, bu ikisinin karışımı bir model düşünüyorlardı: Karma ekonomi ! Gelgelelim, ekonominin yolunu belirleyecek İzmir İktisat Kongresinde “liberal” Celal Bayar ile çevresi etkili oldu. Kapitalizm benimsedi…
Gelgelelim, kapitalizmin gerçek sahibi olan bir sosyal sınıf ya da burjuvazi bizde yoktu. Bizim burjuvazimiz, içerdeki malları ucuza kapatıp dışarıya pahalıya satan gayrimüslim (ki levanten deniyordu bunlara) komprodor burjuvazi idi. Genelde dışarının adamıydılar.
Celal Bayar ve ekibi kolları sıvayıp bir milli burjuvazi yaratmak için devleti kaldıraç olarak kullanmaya başladılar:
1924’te İş Bankası kuruldu. 1925’te Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. 1923-1931 yılları arasında özel girişimciler devletin himayeci kanatları altına alındı. Bunun en tipik örneği 1927’de yürürlüğe giren Teşvik-i Sanayi Kanunu idi. Bu devrede tekellerin tamamı yabancılara veya onların işbirlikçilerine dağıtıldı…
Ancak, 1920’li yılların sonlarına doğru görüldü ki yaratılmak istenen “milli burjuvazi”, milli değil, yabancı sermayenin işbirlikçiliğine dönüşüyordu.
Son çare olarak 1930’ların başlarında devletçiliğine yönelindi. Bunda 1929 dünya ekonomik krizinin de etkisi vardı.
Devletçi ekonomi modeli gerçekte bir karma ekonomiydi. Sanayileşmenin motoru devlet olacak, özel sektör devletin el atmadığı, atmaya gerek görmediği alanlarda faaliyet gösterecekti.
Model tuttu. Özal’dan bu yana gelen iktidarların sata sata bitiremedikleri KİT’ler 1931-1950 arasında kuruldu. 1950’ta Menderes geldi, bugün de uygulanan dış borçlanmaya dayalı ekonomi model uygulanmaya başlandı. Tam bağımsız Türkiye, ekonomik bakımdan dışa bağımlı hâle geldi, onu siyasi bağımlılık izledi. AKP ile model, arada Nass’laşarak iyice ucübeleşti…
Düşük faiz modeli işe yaramayınca bu kez neoliberalizmin rahle-i tedrisinden geçmiş birisi İngiliz, öteki Amerikan vatandaşı iki finansçıyı “bizi kurtar” diye işin başına getirdiler.
Onlardan istenen, üretimi artırmak filan değildi, çarkları çevirmek için borç para bulmalarıydı. Onlar Batı’dan, Erdoğan ve ekibi de Körfez ülkelerinden bulacakları borçla bir süre daha durum idare edeceklerdi…
Eğer AKP’nin seçim harcamaları ile deprem harcamaları ve “itibardan tasarruf olmaz “zihniyeti bu kadar ağır bir yük oluşturmasaydı, Şimşek ekibi bu kadar hoyratça çullanmazdı belki halkın cebine. Neyleyeyim ki bütçede/hazinede para kalmamıştı. Ek bütçe için para/döviz gerekiyordu. Şimşek de zamların dizginlerini metazori bıraktı bu yüzden…
Bu bir kısırdöngüdür.”Borç yiyen cebinden yer” eforizması bugünkü durumumuzu fena halde cuk oturuyor.
**
Bu köşede Kılıçdaroğlu’nu niçin eleştirip duruyorum ben ?
Bu bataktan çıkışyolunu 1931-1950 döneminin kodlarında arayacağına, İngiliz tefecilerinden 300 milyar dolar borç bulmasını çıkış yolu sandığı için !..
ETİKETLER : Yazdır







