
Anne İçgüdüsü
31 Mayis 2011 03:38:19
Ben annemi çok az tanıdım. Babamla ben üç yaşındayken ayrılmışlar. Annem İstanbul’daki ailesinin yanına dönmüş; biz Zonguldak’tayız. Babam, çok geçmedi bir başka kadınla evlendi. Ama ben daha çok bakıcılara emanettim. Babam Ahmet Naim’in ünlü yıllarıydı... Bir yandan çok tanınmış kültür-sanat ve magazin dergisi Yedigün’de öyküleri, röportajları, çevirileri yayınlanıyor. Diğer yandan da toplumsal içerikli dergilerde yine öyküleri çıkıyordu sık sık… Radyoda oyunları oynanıyordu ayrıca.. Yedigün’ün (daha sonra Hürriyet’in) sahibi Sedat Simavi’nin, 1970’lerdeki arama-taramalardan nasılsa kurtulmuş birkaç mektubu hala bendedir. “Azizim Naim Bey” diye başlayan mektuplar, Simavi’nin sanata toplumcu bakış açısının örnekleriyle doludur. Böylesine tanınmış, geniş sosyal yaşama sahip kişilere özellikle genç kızların ilgisi fazla olur. Babam, ikinci eşiyle de kısa sürede bu yüzden ayrıldıydı… Ben, beş yaşındaydım.. Sonra nasıl olduysa, yeniden annemle evlendi; benzeri nedenlerle çok geçmedi ondan da ayrıldı… Evlilik dışı ilişkileri saymakla bitmez… Annemi yakından tanıdığım dönem, 20’li yaşların sonlarına doğruydu. Hastaydım. İstanbul Tarabya’daki bir sanatoryumda yatıyordum. Babam, ben ilkokul son sınıftayken on dokuz yaşında kalp krizi sonucu yitirdiği ağabeyim Farabi’nin derin acısıyla içkiye vermişti kendisini. Benim hastalığım, o’nun içindeki onulmaz yarayı daha büyütmüştü. İçkiye, bir intihar aracı olarak sarılmıştı sanki… Hiçbir şey üretmiyordu artık… Günlerden bir gün, Yassıada da görmüş eski Demokrat parti kodamanlarından olan sanatoryumun başhekimi odama geldi. Üzgün bir yüzle dedi ki: “Baban vefat etmiş Sina.. Başın sağolsun…” Bekliyordum. Beklenen ölümlerin, beklenmeyenlerden daha yürek yakıcı olduğunu Babamın ölümüyle öğrendim. Ölüm acısı, hazmedilemeyen bir duygudur. Beklenen ölümlerin acısı, bekleme sürecinde daha da derinleşir. Acının içinizde gün gün katmerlendiğini duyumsarsınız. Babamı çok severdim. Cebimde, olası bir akciğer kanamasına karşı kan dindirici ampuller ve gitgide içime çöken dayanılmaz bir acı ile cenaze törenine zor yetiştiydim. Kuru tabutu, sadece üç-beş gazeteci ve matbaacı dostun omuzlaması, babamın gençlik yıllarındaki parlak yaşamının negatifi gibiydi… Sonra yeniden sanatoryum… Babamın ölümünden bir ay sonraydı.. Kendimi çok kötü hissediyordum. Üst üste yapılan tıbbi kontroller sorunun akciğerlerden kaynaklanmadığını ortaya koyuyordu. Ama tanı da konulamıyordu… Çünkü sanatoryumdaki doktorların tümü göğüs hastalıkları uzmanıydı. Derken annem geldi. 40’lı yaşlardaydı, ama hala modellik yaptığı yıllardaki fotoğrafları kadar güzel ve bakımlıydı…. Onun deyimiyle “içine bir his doğmuş”,ansızın beni görmek istemişti.. Doktorlarımla konuştu. Son geçirdiğim rahatsızlığın nedenini saptanamadığını öğrendi. Beni hemen giydirdi, geldiği araçla Şişli’deki bir aile hekimine götürdü… İlk kontrolde, apandistimin patladığı anlaşıldı. Doktorun telaşla söyle dediğine anımsıyorum: “Hiç vakit geçirmeden Amerikan hastanesine yetiştirin bu çocuğu.. Ölüyor!.. Ameliyat.. üçgün süren koma ve doktorların deyimiyle “mucize!..” Direkten dönmüştüm. Şimdi, Anneler Günü’nde düşünüyorum da.. Annemi öyle ansızın sanatoryuma getiren “İçindeki his” neydi ? Sanırım annelik içgüdüsüydü bu. Sadece annelerde olduğunu düşündüğüm o gizemli duygu… Annemi yitirdiğimde Kartal’daki cezaevinin bir hücresindeydim. Faşist yönetim, annemin ölümünü bile bildirmemişti bana. Aylar sonra, hücreden koğuşa çıktığım günlerde öğrendiydim… Yıllar sonra cezaevinden çıktığım günlerde, ne annemin ve ne de babamın mezarlarını ziyaret etmek içimden gelmedi..Bir daha da gitmedim. Bence mezarlar, yaşamların kapanmış defterlerine benzer. Oysa ben defteri kapatmamıştım; onlar içimde hala yaşıyor…
ETİKETLER : Yazdır







