Gazeteci-Yazar Cumhur Aksel söyleşisinin merakla beklediğiniz 3. bölümü..
Zonguldak'ın Sorunu Türkiye'nin Sorunudur!
Kapitalizmin "Maden İşçileri" Açmazı ve Zonguldak Kömür Havzası...
Gazeteci-Yazar Cumhur Aksel söyleşisinin merakla beklediğiniz 3. bölümü..
Zonguldak’ın Sorunu Türkiye’nin Sorunudur!
Kapitalizmin “Maden İşçileri” Açmazı ve Zonguldak Kömür Havzası...
TTK’NIN VEYA ZONGULDAK KÖMÜR HAVZASI’NIN ÇÖKÜŞ SÜRECİ 1980 YILINDA HIZ KAZANMIŞTIR. ÖTEKİ KİT’LERİN YANISIRA TTK DA, HATTA ÖZELLİKLE TTK, ÖZEL SEKTÖR KAPİTALİZMİNİN İTHALATÇI KANADININ BOY HEDEFİ HALİNE GELMİŞTİR. BU POLİTİKA, IMF?ARACILIĞİYLE DIŞARIDAN EMPOZE EDİLMİŞ VE YÖNLENDİRİLMİŞTİR.
SİNA ÇILADIR
AYSUN: Hemen “kömür” desem, yanlış yerden mi başlamış oluruz?..
Cumhur: Tabii ki çok doğru ve iyi bir yerden başlamış oluruz; yani en başından. Söz verdiğim gibi dersimi çalıştım; artık daha derli-toplu anlatabiliriz olanbiteni… Zonguldak’taki kömür oluşumu, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki taşkömürü oluşumuyla aynı jeolojik zamana denk düşer. Rezervi çok olmamakla birlikte Dünya’daki yüksek kalorili kömürlerdendir. Genel olarak bakarsak, tarihte en eski kömür kullanımının Güney Amerika’daki Aztekler zamanında gerçekleştiği söyleniyor. Avrupa’da da, Roma İmparatorluğu zamanından beri bilinen ama ancak yüzeyden toplanarak büyük malikânelerde kullanılan, dostlar arasında da ticareti yapılan bir yakıttı. Batı’da ancak 1600’lü yıllarda işletmelere dönüşmüş olan kömür çıkarımının Çin’de çok daha eski bir tarihi olduğu bilinmektedir. Ne var ki sanayi devrimine paralel olarak bütünüyle emperyalizme yönelen Avrupa 19. yüzyıl itibariyle bir kömür arama ve üretim yarışına sahne oldu. Aynı dönemde—“Avrupa’nın Hasta Adamı”nın bir liman kenti olan—Ereğli’de bulunan kömürün üzerine gözlerini karartarak sazan gibi atlamalarının sebebi budur. O dönemin güçlü devleti İngiltere önce gelmiştir; Fransa, Almanya, İtalya, hatta Çarlık Rusyası da sıraya girmiştir...
AYSUN: Pekiyi Hocam, daha önceki dönemlerde en azından Avrupa’yla başabaş bir ülkeydik; gelinen o günkü noktada, böyle bir geri gidişi kimse göremiyor muydu?
Cumhur: Herhalde görenler vardı. Meselâ JönTürkler... Ama onlar da çoğunlukla Batı hayranıydılar ve kapitalizmin Allah’ın bir emri olduğunu sanıyorlardı. (Aynı bugünkü Amerikancı-Atatürkçüler gibi). Nitekim bir çok önemli JönTürk lideri de Padişahı devirelim derken emperyalist emellere hizmet edeceklerdir. Tabii ki daha sonra Rusya’da 1917 Ekim Devrimi olunca—Türk-Rus savaşlarının tarihten miras bıraktığı Moskof düşmanlığı fobisiyle—sosyalizmi de hiç anlayamayacaklardır. Dolayısiyle bizde ilericilik ve milliyetçilik çoğu kez “bizi en fazla seven(?) Avrupalı ülkeyle dost oluruz” seviyesinin pek de üstüne çıkamamıştır; maalesef... Burada da, diğerleri arasından en güçlü olan ülkelerin kapitalistlerini tercih etmek gibi sığ bir görüşle davranıldı. Sadece yeraltı kaynaklarımız peşkeş çekilmedi, Zonguldak havzasının tüm nüfusu, yabancı şirket yöneticilerinin hamiyetine terkedildi... Rezalettir!..
AYSUN: Biraz açar mısınız?
Cumhur: Tabii; bugün gelinen noktayı, hatta bir bütün olarak Türkiye’nin geldiği noktayı, Zonguldak Havzası’nı pilot bölge alarak izah edebiliriz... Bugün artık iyice anlaşılıyor ki, 1876-1909 yılları arasında padişah olan 2. Abdülhamid’in yeterli gelmeyen çabası, aslında durumu en çok onun anladığını gösteriyor. Osmanlı mülkünü biraz daha uzun süre korumak için emperyalistleri birbirine karşı kullanma politikası çok önemlidir. Masonlar onu hiç sevmese de somut gerçek bu...
Büyük bir fotoğraf koleksiyonu yaptıran 2. Abdülhamid’in çektirdiği Zonguldak Havzası’na ait eşsiz değerdeki resimler bize ışık tutuyor... Meselâ buradaki görüntü, Zonguldak mendireğinden kömür sevkiyatına ait.
Dolayısiyle, her nekadar ilk faaliyetler 18484 (veya bazı tarihçilere göre 1845) yılında başladıysa da, asıl zorlu dönem 1860’lardan sonrasına denk düşer. Dilâver Paşa Nizamamesi’yle havzaya bir düzen getirilmiş, ama 1881’deki “Düyun-u Umumiye” idaresi hemen herşeyi emperyalistlerin inisiyatifine bırakıyordu. Hiç şüphesiz ki 1950’li yıllara kadar havzadaki insanlar zerrece nefes alamamış, sürekli olarak bir dış baskı, bir devlet baskısı altında yaşamışlardır...
AYSUN: Bu 100 yıl demek değil mi Hocam? Sanıyorum en az 4 nesil eder...
Cumhur: Eder... En son bizim neslin biraz asker gibi yetişmiş olmasından görülebilir bu durum. Çok iyi emir alır ve uygularız... İlk kez İsmet Paşa’nın emriyle işçilere sıcak yemek verildiğini, havzanın gelişmesine yönelik ilk faaliyetin ise Demokrat Parti döneminde gerçekleştiğini Sina Hoca’nın kitabından öğreniyoruz. Tabii ki sıcak yemek işi tamamen İnönü’nün inisiyatifi; ama DP iktidarı havzanın kalkındırılması konusuna ancak ve yalnız ABD’nin “acildir!” emriyle gönderdiği para ve teçhizat nedeniyle girişiyor. Yani dikkat edilirse,—hiçbir devlet kuruluşunu desteklemeyen ABD’nin—AID kanaliyle musluğu sonuna kadar açarak yaptığı bir operasyondur.

Değerli okurlarımıza yanlış anlatmayayım; ABD bunu kısa vâdeli dar menfaat anlayışiyle yapmıyor. Aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin daha sonraki—en az—100 yılını da satın almayı garantiliyor. Çünkü ardından, bu kömürü had safhada kullanacak olan ERDEMİR de gelecektir, sonrasındaki—Erdemir’i de lüzumsuzlaştıracak—operasyonlar da...
AYSUN: Yani kademe kademe mi? Her masraf, her yatırım bir sonraki aşamaya mı yönelik?..
Cumhur: Yine cümlemi yakaladın Aysun’cuğum. ABD’nin, en genel anlamiyle “master plan” dediğimiz ana planını artık Dünya’da aklı başında herkes anladı. Onlar da bizlere uygun dillerle tarif ediyorlar... Yani artık bu planın Dünya’yı bütünüyle kapsamaya yönelik olduğunu kavrıyoruz. Bir başka deyişle, verdikleri bu paralara karşılık 1950’li yıllarda—Dış İşleri, Ulaştırma, Millî Eğitim, vb. gibi—bazı kilit Bakanlık’lara ABD Dış İşleri memurları yerleştirildi. (Ki onların birer CIA mensubu olduğunu artık sağır sultan bile duydu, hatta başkalarına da söyledi)... Bu insanlar okadar çok ki, artık sokakta rastladığın insanlar arasında bile onlardan bulabilirsin. Bak şimdi Sina Hocam 1999’da ne yazmış: “TTK’nın veya Zonguldak Kömür Havzası’nın çöküş süreci 1980 yılında hız kazanmıştır. Öteki KİT’lerin yanısıra TTK da, hatta özellikle TTK, özel sektör kapitalizminin ithalatçı kanadının boy hedefi haline gelmiştir. Bu politika, IMF?aracılığiyle dışarıdan empoze edilmiş ve yönlendirilmiştir.” Buna, eskilerin tabiriyle bir derkenar (yorum; açıklama) yazmak gerekirse şunlar söylenebilir:
Petrol kullanımının zirve yaptığı dönem, aynı zamanda taşkömürü işletmeciliğinin de sonu anlamına geldi. Önce, 70’li yılların başındaydı sanıyorum—yani benim gençliğimde—Londra Üniversitesi, maden fakültesini kapattı. Tabii o tarihlerde aklımdan bunu, “İngiltere’de kömür bitti herhalde” diye geçirmiştim; yanılmışım. Oysa petrol savaşları alevlenmiş, kendi ülkeleri için yerlerinden kıpırdamayan emperyalist şirketler, sömürgelerindeki bu masraflı ve meşakkatli işi boşladı. Yani 60’lı yıllarda ortaya koydukları stratejik değişiklik, farklı taktik zorlamalarla ancak 80’li yıllarda etkisini gösterdi. Bizim kültürsüz, karacahil zenginlerimizin kurduğu hükümetlerin kendilerine özgü bir planları yoktu/yoktur. 12 Eylül darbesiyle birlikte, iyice palazlanan ve de güce, güçlüye tapan bu insanların temsilcisi olan Özal Dönemi açıldı. İşte, “bu kömür işi tutmadı, artık Zonguldak’ta havuz balıkçılığı yapalım” şeklinde bir söylemin gelişmesi bu döneme rastlar... Tüm alanlardaki kısıtlamalar ve bir zamanlar 45.000’e yaklaşan işçi sayısının zamanla 10.000’in altına düşürülme süreci böylece başlayacaktır.
Meselâ Çinlilerin Şanghay’da ürettiği bu canavar makinanın bir saatte kazdığı kömürle kaç işçi başa çıkabilir?.. Oysa havzada mekân aynı mekân, teknoloji de en fazla 1960’lardan geliştirilmiş... Böyle, her bölgeye dağılmış en az 50 adet canavarınız olmazsa asla iş kazalarının önüne geçemezsiniz. Çünkü Hindistan’da bile esas işi—çeşitli boyutları mevcut olan—bunun gibi makinalar görmekte, insan gücüne ayrıntıda başvurulmaktadır. Bu nedenle lütfen TTK’dan veya havzadan kimse çıkıp da bana, “biz de bir çok araç üretiyoruz, ağır iş makinalarımız bile var” demesin... Üstelik havzada çalışan işçilere TC?Devleti borçludur. “Türkiye tarihiyle hesaplaşmalı” falan diyerek olayı dışta Ermenilerle, içte de Dersimlilerle sınırlandırmak aslında çok uyanıkça bir operasyon... 1848’den bu yana revâ görülen çalışma ve yaşama koşulları nedeniyle Zonguldak Havzası’nda gelmiş-geçmiş tüm işçilerden resmen özür dilenmelidir... Daha önce işçilere karşı yapılmış tüm haksızlık ve saldırılar tek tek sıralanmalı, Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar adına vakıflar kurulmalıdır...
AYSUN: 1965 Kozlu Olayları’ndan öldürülen işçiler için mi?
Cumhur: Evet!.. O olaylar tümüyle, devletin cahil, Amerikancı yöneticilerinin, İspanya diktatörü Franko’ya özenerek uyguladığı saldırılardı. Tabii ki insanlara bu kadar haksızlık, bu kadar adaletsilik yapılırsa, bir gün gelir patlarlar... Pekiyi işçiler ne yapmışlardır; ocaklara girmemişlerdir. İşçilerin zor kullandığı tek olay hangisidir;—annemin, en yakın arkadaşının kızıyla evlendirdiği—Gültekin Bey’in dövülmesi olayıdır. Niçin dövülmüştür; çünkü kendisi işçileri yıllardan beri dövmektedir... Hiç şüphesiz ki olayları yönetemeyerek işi çığrından çıkaran devlet yöneticileridir. Hükümetin başı da Demirel’dir... Bu resmî özür işini somutlaştırmak için de: (1) ABD’de bile 1 Mayıs’ın yaşandığı alanda da olduğu gibi, olayların cereyan ettiği merkeze, yazılı bir büyük plaket konulması; (2) Toplu sözleşme dönemini beklemeksizin, yani en kısa zamanda Devletin ücret zammı yoluna gitmesi gerekir... Ondan sonraki sırada da tüm havzaya büyük yatırımlar yapılması vardır...
AYSUN: Yani havzanın yeniden eski canlılığına kavuşması lâzım mı diyorsunuz?
Cumhur: Tamamen onu diyorum. Malûm daha sonra 1991 olayları geldi... Okadar insanın birden hareketlenmesi, basiretsiz ve güce tapan devlet yöneticilerini tedirgin etmiştir. Kömür işini iyice boşlamaları, âdetâ yoksaymaları biraz da bu yüzdendir. Konu, bir akıl (rasyonellik) sorunudur; ama spekülasyona dayanan “para ekonomisi”, insanlarda ve onların kurduğu partilerde akıl (yani “rasyo”) bırakmadı... Nasıl ki bir kilometre yeni demiryolu yapılamıyor, nasıl ki üç yanı denizlerle çevrili ülkemizde yolcu gemileri seferden kaldırılıyorsa, kömür üretimi de dostlar alışverişte görsün seviyesine indirilmiştir. Maalesef Türkiye dışarıdan idare edilmekte...
fobisiyle—sosyalizmi de hiç anlayamayacaklardır. Dolayısiyle bizde ilericilik ve milliyetçilik çoğu kez “bizi en fazla seven(?) Avrupalı ülkeyle dost oluruz” seviyesinin pek de üstüne çıkamamıştır; maalesef... Burada da, diğerleri arasından en güçlü olan ülkelerin kapitalistlerini tercih etmek gibi sığ bir görüşle davranıldı. Sadece yeraltı kaynaklarımız peşkeş çekilmedi, Zonguldak havzasının tüm nüfusu, yabancı şirket yöneticilerinin hamiyetine terkedildi... Rezalettir!..
AYSUN: Biraz açar mısınız?
Cumhur: Tabii; bugün gelinen noktayı, hatta bir bütün olarak Türkiye’nin geldiği noktayı, Zonguldak Havzası’nı pilot bölge alarak izah edebiliriz... Bugün artık iyice anlaşılıyor ki, 1876-1909 yılları arasında padişah olan 2. Abdülhamid’in yeterli gelmeyen çabası, aslında durumu en çok onun anladığını gösteriyor. Osmanlı mülkünü biraz daha uzun süre korumak için emperyalistleri birbirine karşı kullanma politikası çok önemlidir. Masonlar onu hiç sevmese de somut gerçek bu...
Büyük bir fotoğraf koleksiyonu yaptıran 2. Abdülhamid’in çektirdiği Zonguldak Havzası’na ait eşsiz değerdeki resimler bize ışık tutuyor... Meselâ buradaki görüntü, Zonguldak mendireğinden kömür sevkiyatına ait.

Dolayısiyle, her nekadar ilk faaliyetler 18484 (veya bazı tarihçilere göre 1845) yılında başladıysa da, asıl zorlu dönem 1860’lardan sonrasına denk düşer. Dilâver Paşa Nizamamesi’yle havzaya bir düzen getirilmiş, ama 1881’deki “Düyun-u Umumiye” idaresi hemen herşeyi emperyalistlerin inisiyatifine bırakıyordu. Hiç şüphesiz ki 1950’li yıllara kadar havzadaki insanlar zerrece nefes alamamış, sürekli olarak bir dış baskı, bir devlet baskısı altında yaşamışlardır...
AYSUN: Bu 100 yıl demek değil mi Hocam? Sanıyorum en az 4 nesil eder...
Cumhur: Eder... En son bizim neslin biraz asker gibi yetişmiş olmasından görülebilir bu durum. Çok iyi emir alır ve uygularız... İlk kez İsmet Paşa’nın emriyle işçilere sıcak yemek verildiğini, havzanın gelişmesine yönelik ilk faaliyetin ise Demokrat Parti döneminde gerçekleştiğini Sina Hoca’nın kitabından
------------------------------------------------
Bu rezaleti somut olarak görmek isteyenler, Sina Çıladır’ın adını verdiğim kitabını okumalıdır...
meşakkatli işi boşladı. Yani 60’lı yıllarda ortaya koydukları stratejik değişiklik, farklı taktik zorlamalarla ancak 80’li yıllarda etkisini gösterdi. Bizim kültürsüz, karacahil zenginlerimizin kurduğu hükümetlerin kendilerine özgü bir planları yoktu/yoktur. 12 Eylül darbesiyle birlikte, iyice palazlanan ve de güce, güçlüye tapan bu insanların temsilcisi olan Özal Dönemi açıldı. İşte, “bu kömür işi tutmadı, artık Zonguldak’ta havuz balıkçılığı yapalım” şeklinde bir söylemin gelişmesi bu döneme rastlar... Tüm alanlardaki kısıtlamalar ve bir zamanlar 45.000’e yaklaşan işçi sayısının zamanla 10.000’in altına düşürülme süreci böylece başlayacaktır.
AYSUN: Ama işçi sayısındaki düşüş, iş kazalarındaki düşüşü getirmemiş; kazaların sayısında bir azalma olmamış... Cumhur: Makinalaşmak... Yaklaşık 60 yıldır metal-metalürji işkolunda, fazla işçi, fazla üretim anlamının taşımıyor. Nasıl ki fazla süreyle çalışma, sanıldığı kadar üretim artışı sağlamıyorsa... Artık yeraltı madenciliğine sokulmuş dev makinalar var; son teknolojiyle donanımlı makinalar..

-----------------------------------------------
Tüm rakamlar için bkz. “Taşkömürü Havzası’nın Devletçilik Dönemi” S. 52-53 ve 101 ile TTK?Genel Müdürlüğü 2010 Yılı Faaliyet Raporu, Nisan 2011; S. 57, Tablo: 46.
Oysa biz, ayağımızın altında 1,5 milyar tonluk—rezerv—“karaelmas” dururken, onun hafı- zalarda sadece bir üniversite adı olarak kalmasını istemeyiz değil mi?.. Zorla doğalgaza (yani emperyalizmin çerçevelediği alanlara) bağlanacağız diye altımızdaki zenginliği toprağa mı gömeceğiz? Bunun akılla bağdaşır bir yanı var mıdır? Bu nedenle devletin mutlaka—emperyalizmin güdümündeki Uluslararası Enerji Ajansı’ndan—bağımsız bir maden ve taşkömürü politikası olmalı. Hatta havzayı bilen en eski mühendislerin de dahil edileceği genişletilmiş toplantılarla konunun üstüne gidilmeli...
AYSUN: Durum çok sıkışık diyorsunuz ama umudunuzu da kaybetmiyorsunuz Hocam... C
Cumhur: Evet, kaybetmemek için çalışıyorum...
Haber :
ETİKETLER : Yazdır





















